Kör edilen 15 bin Türk askeri

Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizlere, 150 bin askerimiz esir düştü. Bu askerlerden bir kısmı da Mısır’ın İskenderiye şehri yakınlarında bulunan Seydibeşir Usare Kampı’na hapsedildi.


Kampın tam adı, ’Seydibesir Kuveysna Osmanlı Useray-ı Harbiye Kampı’ idi. Bu kampta, 1918’de Filistin cephesinde esir düşen 16. Tumen’in 48. Alayı’na bağlı Osmanlı askerleri tutuluyordu.
12 Haziran 1920’ye kadar iki yıl boyunca her türlü işkence, eziyet, ağır hakaret ve aşağılamaya maruz kaldılar.

Bu insanlık dışı muamelenin nedeni ise Ermeniler idi...

Kamptaki, Türkçe bilen Ermeni tercümanların yalan, yanlış çevirileri ve kışkırtmaları nedeniyle, kampların İngiliz komutanları, azılı Türk düşmanı kesilmişlerdi. Savaş bitmişti. Ancak, kamptaki ağır koşullar nedeniyle ölenler dışındaki askerleri teslim etmek, İngilizlerin işine gelmiyordu. Çünkü, olası yeni bir savaşta, bu askerlerin yeniden karşılarına çıkabilecekleri, Ermeniler tarafından, İngilizlerin beyinlerine işlenmişti.

Çözüm toplu katliamdı... Askerlerimiz, mikrop kırma bahanesiyle, süngü zoruyla dezenfekte havuzlarına sokuldu. Ancak suya normalin çok üzerinde krizol maddesi katılmıştı. Mehmetçik, daha ayağını soktuğunda, aşırı krizol maddesi nedeniyle haşlanıyorlardı. Ancak İngiliz askerleri dipçik darbeleri ile askerlerimizin havuzdan çıkmalarına izin vermiyorlardı. Mehmetçikler, bele kadar gelen suya başlarını sokmak istemedi. Ancak bu kez İngilizler havaya ateş etmeye başladı. Askerlerimiz, ölmemek için çömelerek başlarını suya soktular. Ancak başını sudan kaldıran artık göremiyordu. Çünkü gözler yanmıştı...

Dışarı çıkanların halini gören sıradaki askerlerimizin direnişleri de fayda etmedi ve 15 bin askerimiz kör oldu. Bu vahşet, 25 Mayıs 1921 tarihinde TBMM’de görüşüldü. Milletvekilleri Faik ve Şeref beyler bir önerge vererek, Mısır’da esirlerin krizol banyosuna sokularak 15 bin vatan evladının gözlerinin kör edildiğini, bunun faili olan İngiliz tabip, garnizon komutanı ve askerlerinin cezalandırılması için TBMM’nin teşebbüse geçmesini istediler.

Tabiiki yeni kurulan devletin bin türlü sorunu vardı. Bu hesap sorma işi de unutuldu gitti.

Read More

Silahsız savaş: GDO

'Petrolü kontrol ederseniz ülkeleri yönetirsiniz; ama yiyeceği kontrol ederseniz, halkları da yönetirsiniz' (ABD eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger)


Bir ara İskandinavyalı geyikseverler kurtlara takıyor. Nerde parçalanmış bir ceset görseler heyheyleniyor, çatal boynuzluları korumak ve kollamak uğruna sürek avı düzenliyorlar.
Degav degav degav! Urun kurtlara
! Alayının bacağına ip bağlayıp sürüyor, postlarına ot dolduruyorlar. Sözüm ona ormanda huzur ve güven ortamı tesis ediliyor. Sonra?
Sonra olan oluyor. Kış gelince
vadiler dolusu geyik ölüsü buluyor, buna bir mana veremiyorlar. Ortalık leşten geçilmiyor. Bir ufunet, bir ufunet... Hastalıklar kapıya dayanıyor.
Oturup inceliyor ve geyiklerde hiyerarşinin çok önemli olduğun
u öğreniyorlar. Sürünün yaşlı erkekleri dururken gençler çiftleşmiyor. Eh ihtiyar babadan gelen yavrular da kışı çıkaramıyor.
Hadiseyi çözdünüz di mi? Kurtlar yaşlıları ortadan kaldırıyor ve geyik nesline büyük
bir iyilik yapıyor.
* * *
Efendim müteşebbisin biri küçük bir adada turistik tesis açmaya kalkıy
or. Gelgelelim martı çığlıkları canını sıkıyor. Sabahlara kadar, cak cak cak! Biri akıl veriyor. “Birkaç tilki getir, barınamasınlar!”
Öyle yapıyor ve hakikaten martılar uzaklaşıyor. İyi ama o günden sonra ortalık fıkır fık
ır yılan kaynamaya başlıyor.
Yapılacak şeyi biliyor artık. Tilkileri gönderiyor, martılara kucak açıyor...
* * *

Bir Fransız firması alakart restoranlarda sunmak üzere iri kurbağalar isteyince yörenin Hintlileri sazlıklara koşuyor.. Bilmem kaç tanesi şu kadar franktan, sat, sat, para...
Gel gele
lim kurbağalar azaldıkça sinek ve haşerat artıyor, tahammül edilmez raddelere varıyor. Kullanılan kimyasallar yüzünden sular zehirleniyor, toprak kirleniyor, kaldırdıkları pirinç ellerinde kalıyor.
Şimdi yeniden kurbağaları bekliyorlar. Gözleri ufukta...
* * *
Adamcağ
ızın biri kozasından çıkmak için çabalayan bir kelebeği seyre dalıyor. Hayvancık saatlerce uğraşıp didinince dayanamıyor, çakısı ile kozanın ağzını yırtıveriyor. Ancak kafesinden kolayca çıkan kelebek uçamıyor, kaçamıyor, çiçeklere koşamıyor. Kanatları buruşup kararıyor.
Meğer sır deliğin inceliğinde imiş. Kelebeğin vücudundaki mayiler ancak o çaba ile yayılabiliyor uçlara.

***
Bundan 20 yıl kadar evvel Batılı ilaç firmaları anne sütünü “aratmayacak” mamala
r yapmış “emzirmektense kaşıkla besleyin, doya doya yesin gelişsin” teorisini savunmuşlardı.
Lakin bütün seri katiller, psikopa
tlar emzirilmeyen çocuklar arasından çıkınca şafak attı.
Anne göğsünden sadece süt değil, m
erhamet, şefkat, aktığını da anlayabildiler sonunda...
* * *

Ben yabani hayatı çeken kameramanlara çok kızardım bir zamanlar. Şimdi büyük kedinin biri güzelim ceylanı gözlerinin önünde deviriyor, hiç karışmıyorlar. İnsan hareket mareket yapar, hışt hoşt der en azından. Elleri belinde seyrediyor, parmaklarını bile oynatmıyorlar.
Doğrusu buymuş oysa...

Lafı GDO
’ya getireceğimi anlamışsınızdır. Sahi durup dururken organizmaların genetiği niye değiştirilir? Korkarım birileri yine dengelerle oynuyor. Muhaliflerin yazdıklarına bakarsanız GDO’lar hem bitki çeşitliliğini bitiriyor, hem toprağı kendine bağlıyor. Hani Sapanca Gölüne piranha salmak gibi bir şey. Girdikleri yerde hakimiyetlerini ilan ediyorlar ve çarklar sadece tohum üreten üç beş firma için dönüyor.
Efendim balık geni eklenince domatesin mukavemeti artacakmış. Yüzgeçleri de çıkar mı bilmiyorum ama ihtimal içimizden birilerinin nesebi kuruyacak, bazılarımız da kanser olacak.
Eee ekmesinler öyleyse...
İşte o, o kadar kolay değil, adamlar üçüncü dünya ülkelerini ikna (!) için her yolu deniyor, sopadan anlayana sopa gösteriyor, paradan hoşlanana para veriyorlar.
Projeye “Yeşil Devrim” gibi albenili bir isim takmış, Afrika ayağına bizzat Kofi Annan’ı oturtmuşlar.
Eğer gelişmelerden bihuzur olanları dinlerseniz oyun büyük. Bu sayede Asya ve Afrika “savaşsız silahsız insansızlaştırılacak”, Kuzey Amerika ve Batı Avrupa’da organik gıdalarla beslenen bir avuç mutlu azınlığa ise bomboş ve çok zengin bir dünya kalacak! Efendiler yeryüzünü yeniden keşfetmenin tadına varacaklar.
İşte o mesud günler için Norveç’te Spitsbergen adasında bir dağın altına muazzam bir Tohum Bankası kurdular (Svalbard), her çeşit nebat için kafi miktar tohum tedarikleyip sakladılar. Bin yıl bile geçse bozulmayacak şartlar sağlandı, kapıyı kapattılar.
Hadiseye biraz daha ılımlı yaklaşan uzmanlar... “GDO macerasının nerede duracağı belli olmaz, elimizin altında böyle bir depo olmasında yarar var” diyorlar...

HANİ MAZİLERİ TEMİZ OLSA
Sahi böyle bir şey olabilir mi?
Ben inanırım valla. Sen işini kış tut da...
Batılılar senin benim gibi düşünmez, kul hakkına inanmazlar. Onlara göre “ötekiler”, sömürülebilir, kullanılabilir, öldürülebilir de icabında.
Bu GDO meselesi de mıştırıklı... Arkasında sabıkalı isimler var zira. Bush’un Tarım Bakanı Ann Veneman ile Savunma Bakanı Donald Rumsfeld hiiiç itimat telkin etmiyor meselâ.
Bu işle iştigal eden firmaların dosyaları kabarık. Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan bombaları, Vietnam’da kullanılan kimyasalları (Agent Orange) üretmekten tutun da, tetanos aşısı dümeni ile Nikaragua ve Filipinler’de kadınların üreme kabiliyetlerini durdurmaya kadar...
Hepsi bir yana, projenin masraflarını “nüfus eksiltme planları” ile tanınan Rockefeller Vakfı’nın üstlenmesi mide bulandırıyor.
Rockefeller Vakfı bir zamanlar engellileri imha edip, insan neslini ıslaha kalkan Kayzer Wilhelm’in biyologlarına imkan sağlamış, “öjenik” adlı lanetli teoriye omuz çıkmıştı. Zikrolunan vakıf bugün Yahudi asıllı Henry Kissenger’in direktifleriyle çalışıyor.

ÖRTÜLÜ SÖMÜRÜ YOLDA
İşin tuhaf yanı GDO sanıldığı gibi verim artışı da sağlamıyor, daha az ilaca, daha az gübreye ihtiyaç duyduğu da kocaman yalan. Böyle bir şeyi niye yapsınlar ki? İlaç ve gübre satıldıkça petrolcüler kazanıyor.
Bu GDO’lu tohumlar bizi hangi kılığa sokacak henüz meçhul, lâkin yapılan deneylerde fareler farelikten çıktılar. Hayvancıklar tel tel döküldü ve üreme kabiliyetlerinden oldular. Yine GDO’cuların “dünyayı kurtaracağız” iddiası ile ürettikleri “altın pirinç” piyasaya verilemeden imha edildi, çünkü nergizden aldıkları genler yüzünden zehir kusuyor.
Malum Hibrit tohumlar da önce hayal kurdurtmuş, sonra saç baş yoldurtmuştu. Küçük çiftçiler birkaç yıl iyi mahsul aldılar, şimdi ilaca ve gübreye verdiklerini bile çıkaramıyorlar. Toprağından vazgeçenler gidip büyük şehirlere sığınıyor. İşte bu işsiz yığınlar ucuz emek peşinde koşan sanayi baronlarının işine geliyor.
Eisenhower’in Tarım Bakan yardımcısı John H. Davis ellili yıllarda “Zirai üretimde kontrolü aile çiftçisinin elinden almalı, şirketlere sunmalıyız” demişti ki aynen o yapılıyor.
ABD’yi şirketler yönettiği için GDO “no prablım!”
Zaten Monsanto, DuPont, Daniel Midland, Cargill gibi devlerle takışabilecek bir merci bulunmuyor.
Basının lakaytlığına bakılırsa siyonistler de işin ucundan tutuyor.
Off içim karardı...

(Türkiye Gazetesi- İrfan Özfatura)

Read More

İlk ışınlanma: Philadelphia Deneyi

Philadelphia Deneyi, 28 Ekim 1943 yılında Amerikan donanmasının Pensilvanya eyaletine bağlı Philadelphia şehri limanında yaptığı iddia edilen deneydir. İddiaya göre donanmaya ait bir koruma destroyeri olan DE 173 sınıfı 1240 tonluk USS Eldridge birkaç dakika içerisinde 600 km.'den fazla bir uzaklığa gidip tekrar gelmiştir. Deneyin varlığı konusunda hiçbir delil bulunmamaktadır. Amerikan donanması da böyle bir deneyin kayıtlarda varolmadığını belirtmiştir. Al Bielek hariç deneye katıldığı iddia edilen tüm askerler bunu yalanlamış, hikâyenin bir aldatmaca olduğunu söylemişlerdir. Bielek'in hikâyesi de daha sonra yalanlanmıştır.

Gökkuşağı Projesi (Rainbow Project) adıyla da bilinen bu deney, 1984 yılında beyaz perdeye aktarılana kadar ciddiye alınmamıştı. Ancak o tarihden bu güne kadar resmi makamlarca defalarca yalanlanmasına rağmen en çok merak edilen konulardan biri olmuştur.

Deneyin yapılmış olma ihtimalinden ilk söz eden kişi Morris K. Jessup'dur. Jessup amatör bir gökbilimciydi ve UFOlar üzerine yaptığı çalışmalarla tanınıyordu. Deney ile olan ilgisi ise 1955 yılında eline geçen bir mektupla başlar. Mektup, Carlos Miguel Allende adında birinden geliyordu ve deneyden detaylı olarak bahsediyordu. İddiasına göre Allende, deneye gözlem gemisi olarak katılan SS Andrew Furuseth adlı şilepte görevli bir denizciydi. Deneye baştan sona şahit olmuştu.

DENEYİN HAZIRLIK AŞAMASI

Deneyin temelinde Einstein'in Birleşik Alan Teorisi vardı. Teori, basitçe, nesneler arası çekim esası ve elektromanyetizma üzerine kurulmuştur. Einstein, 1920lerden itibaren bu teorisi üzerine yoğunlaşmış, 1925-1927 yılları arasında Almanya'da, bir fizik dergisinde yaptığı çalışmaları yayımlamış, ancak bu çalışmalarını hiçbir zaman tamamlayamamıştır.
İddiaya göre deneyin çalışmaları 1930 yılında Chicago Üniversitesinde başlamış, bir yıl sonra da Princeton Üniversitesinde devam ettirilmişti. Hatta Albert Einstein Dr.John von Neumann ve Dr.Nikola Tesla'nın da zaman zaman proje dahilinde çalıştıkları iddia edilmiştir.
Birleşik Alan Teorisi'nin deneye uygulanışı ise "çok güçlü bir elektromanyetik alan oluşturup gemi üzerine gelen ışığı (ve radar sinyallerini) kırarak ya da bükerek optik görünmezlik sağlamak" şeklinde düşünülmüştü. Bu doğrultuda 75 KVA gücündeki iki dev jeneratör geminin ön top taretlerinin altına monte edildi, buradan geminin güvertesine 4 manyetik ışın yayılacaktı. 3 RF vericisi (her biri iki megavat CW gücündeydi ve onlar da güverteye monte edilmişti). 3000 adet 6L6 güç artırıcı tüp, iki jeneratörün oluşturduğu gücü yayacaklardı, özel eşleme ve modülasyon devreleriyle diğer ekipman, oluşan kütlesel elektromanyetik alanları kullanılırlığa indirgerken, kırılmış ışınlar ve radyo dalgaları gemiyi saracak ve sonuçta gemi düşman gözlemcileri için görünmez olacaktı.

Amaç görünmezlikti fakat iddiaya göre donanma bu deneyde tesadüfen de olsa maddenin ışınlanmasını gerçekleşti

DENEYİN GERÇEKLEŞTİRİLİŞİ

Allende, deneyin 22 Haziran 1943'te sabah 09:00'da jeneratörlere güç verilerek başlatıldığını söylüyordu. Bu aşamadan sonra yeşilimsi bir sis gemiyi örtmeye başlamış ve USS Eldridge ortadan kaybolmuştu. Devamını şöyle anlatıyordu Allende :

"Bir an sadece geminin çapasını görebildim, sonra o da kayboldu, ortada artık ne sis ne USS Eldridge vardı; bomboş denize bakıyorduk, bizim gemide bulunan üst rütbeli subaylar ve bilim adamları korku, dehşet ve heyacan içinde nefeslerini tutarak bu inanılması güç başarılarını seyrediyorlardı. Gemi ve mürettebatı hem radarda hem de gözlerimizin önünde yok olmuştu. Her şey planlandığı gibi yürüyordu, 15 dk. sonra emir verildi ve jeneratörlerin şalteri kapatıldı. Önce hiçbir şey olmadı, arkasından yeşil sis tekrar ortaya çıktı ve USS Eldridge yeniden görünmeye ve ortaya çıkmaya başladı ama gemi nereye gitmiş ve nereden geliyordu? Sis azalırken, birşeylerin tuhaf gittiğini hissediyorduk. Hemen gemiye yanaştık, ilk önce mürettebatın çoğunun geminin yanından sarkıp kustuklarını gördük, diğerleri ise geminin güvertesinde şaşkın şaşkın dolaşıyorlardı,sanki hiç birinin bilinci yerinde değildi. Yetkili ekipler gemiye girerek bütün mürettebatı kısa süre içerisinde uzaklaştırdılar ve yerlerini hazır bekletilen yeni bir mürettebat aldı. Bir iki gün sonra, yeni bir deneye daha karar verildi. Gemi istenen radar görünmezliğine ulaşmıştı, donanım değiştirildi ve 28 Ekim 1943'te deney yine aynı gemide tekrarlandı. Jeneratörler çalışmaya başladıktan hemen sonra Destroyer hemen hemen görünmezlik çizgisine ulaşmıştı, sadece burnu ve arkası görülüyor, arada ise bazı çizgiler belli belirsiz seçiliyordu. Sonra sadece su üzerinde tekne boyunda bir çizgi kaldı. Bir iki dakika sonra mavi bir ışık parladı ve o çizgi de yok oldu. Şimdi gemi tamamen yok olmuştu. Bir kaç dakika sonra millerce uzakta Norfolk'ta ortaya çıktı. Göründükten biraz sonra bilinmeyen bir nedenle yine kayboldu ve Philadelphia'da tekrar ortaya çıktı. Bu kez durum çok ciddiydi, tüm mürettebatın başı beladaydı. Bazıları yok oldu ve bir daha geri dönmedi. Bu olayın en korkunç bölümü ise beş denizcinin geminin eriyen ve sonra yine katılaşan metal levhalarının içinde kalmalarıydı. Bu çok feci bir durumdu. Denizcilerin birisi kurtuldu fakat bir daha eski haline dönemedi. Aklını tamamen yitirmişti ama yapacak hiçbir şey yoktu. Bazılarının psişik yetenekleri gelişmişti, sokakta yürürken kaybolan ve yine ortaya çıkan insanlar vardı. Manyetik alanın içinde kalan mürettebattan kaybolanlar ancak birisinin yüzüne ve eline dokunulmasıyla görünür hale geliyorlardı, yani dokunmanın giysinin olmadığı bir yere yapılması gerekiyordu. "Donma" adı verilen bu olay saatlerce, günlerce sürebiliyordu, hatta bir tayfa tam altı ay donduktan sonra kurtarılabilindi. Elektronik kamuflaj başladıktan sonra geminin ve mürettebatının bütünüyle kaybolup,çok uzak bir yerde ortaya çıkıp ve sonra yeniden geri dönmesine neden olan neydi?"

Bu hikâyeye göre USS Eldridge, 28 Ekim sabahı Philedalphia limanından 640 km. ötedeki (375 mil) Norfolk askeri deniz üssüne gidip tekrar gelmiş ve bu olay birkaç dakika içerisinde olmuştu. Jessup bu inanması güç hikâyeye temkinli yaklaştı. Allende'ye gönderdiği cevapta daha fazla ayrıntı ve varsa olayın gerçekliğiyle ilgili kanıtlar istedi. Allende'nin cevabı ise aylar sonra geldi, fakat bu sefer gelen mektupta Carl M. Allen imzası vardı. Allen kanıtı olmadığını yazıyordu ancak hipnoz seansına katılabileceğini ya da pentotal (bilinci uyuşturarak iradeyi kıran doğruyu söyleten bir ilaç) alarak gördüklerini anlatabileceğini savunuyordu. Jessup bu mektuptan sonra yazışmamaya karar verdi.

MORRIS JESSUP’UN İNTİHARI

ilkbaharında Jessup, Deniz Kuvvetleri Araştırma Bürosu'ndan bir davet aldı. Büroya ulaştığında kendisine yine kendinin yazdığı (ve çoğunlukla ününü borçlu olduğu) The Case for the UFO isimli kitap gösterildi. Bu kitap bir yıl kadar önce büroya postalanmıştı. Kitabın dikkat çekici yanı ise sayfalarda alınmış olan notlardı. Notlar üç farklı yazıyla yazılmıştı ve binlerce yıl önceki uygarlıklardan söz ediliyor, dünyaya gelen uzay araçları tarif ediliyordu. Sonunda ise Güç alanlarından, bir maddenin nasıl kaybolup, nasıl ortaya çıkarılabileceği ve 1943'te yapılan deneyden söz ediliyordu. Jessup yazılardan birinin Allen'e ait olduğunu fark edip durumu bildirdi. Sonrasında diğer yazıların da aynı kişiye ait olduğu, farklı renk ve özelliklerdeki kalemlerle yazıldığı anlaşıldı.

Bu olaydan sonra Deniz Kuvvetleri Jessup ile yeniden bağlantı kurup Allende'nin mektuplarında belirttiği adresin terkedilmiş bir çiftlik evine ait olduğunu, ayrıca, Jessup'un kitabının üzerindeki notlarla ve Allende'nin mektuplarıyla birlikte yeniden düzenlenerek Deniz Kuvvetleri bünyesinde dağıtılacağını bildirdi. Rakam tam olarak bilinmemekle beraber bu şekilde 100 kadar kopyanın Deniz Kuvvetlerinde dağıtıldığı sanılmaktadır. Bu baskıdan üç kopya da Jessup'a gönderilmiştir.

Bu olaydan iki yıl kadar sonra, 20 Nisan 1959'da Morris Jessup, Miami'de Hammock Parkı'nda, kendi aracı içerisinde ölü bulundu. Polis raporlarına göre egzos gazıyla intihar etmişti. Carlos Allende ise bir daha ortaya çıkmadı ve olay bu şekilde kapandı.

Bugün bilinen, hikâyenin çoğunun 1984 yapımı Stewart Rafill'in yönettiği "Philadelphia Experiment" (Philadelphia Deneyi) isimli filmden uyarlandığıdır. 1990'larda Eldridge gemisinin mürettebatından Alfred Bielek deneyin içinde yer aldığını ifade etmiş, bu ifade internet aracılığıyla yayılmıştır. Ancak 2003 yılında Bielek'in hikâyesi küçük bir araştırmacı grup tarafından yalanlanmış, deney sırasında geminin yakınında bir yerde olmadığı gösterilmiştir.

Jessup'dan sonraki dönemlerde de olayla ilgilenenler olmuştur. Bunlardan Vincent Gaddis 1965 yılında yayımladığı Invisible Horizons: True Mysteries of the Sea isimli kitabında deneyden ve Jessup'un kitabının son baskısından bahseder.

1977 yılında ise Charles Berlitz Without a Trace: New Information from the Triangle (İz Bırakmadan) isimli kitabında bu deneye bir bölüm ayırmıştır. (Berlitz, Bermuda Şeytan Üçgeni hakkında yazdığı aynı isimli kitabıyla tanınıyordu ve ikinci kitabınıda yine aynı konuda yazmıştı fakat Philadelphia Deneyi ile Bermuda Şeytan Üçgeni'nin bir ilgisi yoktu).

George E Simpson ve Neal R Burger'in 1978 yılında yayımladıkları Thin Air isimli bilim-kurgu romanlarında da ikili, bir gemide gerçekleştirilmiş esrarengiz bir deneyden bahsederler ki konu edilen deneyin Philadelphia Deneyi olduğu anlaşılmaktadır.

Bu deneyle ilgili en çarpıcı yayın ise 1979 yılında çıkarılan ve yine Charles Berlitzin William L Moore ile ortaklaşa yaptığı çalışma The Philadelphia Experiment: Project Invisibilitydir. Günümüzde bu deneyle ilgile olarak iddia edilenlerin tamamına yakını bu kitapda yazanlardan ibarettir. İkilinin bu kitabı Thin Air romanından alıntı yaparak yazdıkları iddia edilmiş olsa da kitap bir roman olarak değil gerçeği anlattığı savıyla yayımlanmıştır. Hatta kitapta Moore ve deneye katıldığı iddia edilen bir bilim adamı arasında geçmiş bir röportaj da bulunmaktadır.

Bu deney 1984 ve 1993 yıllarında beyaz perdeye uyarlanmıştır. Filmin gösteriminden sonra deneye şahit olduğunu iddia eden Alfred Bielek adında bir adam ortaya çıkmıştır. Bielek, 13 Ocak 1990'da Dallas'da yaptığı bir konuşma ile gündeme gelmiş[4], konuyla ilgili 50'den fazla radyo programına konuk olmuş, 40'tan fazla konferansa konuşmacı olarak katılmıştır. Ancak 2003 yılında Bielek'in bu konuyla bağlantısı olmadığı ortaya çıkmıştır.[5]

HİKAYEDEKİ TUTARSIZLIKLAR

USS Eldridge gemisi 27 Ağustos 1943'e kadar hizmete girmedi, Eylül ayına kadar da New York limanından ayrılmadı. Ekimde gemi Bahamalar'a doğru ilk deneme seferine çıkmıştı. Eldridge gemisinde görev yapanların da üyesi olduğu bir savaş gazileri birliği, Nisan 1999'da yayımladığı bildiride geminin asla Philadelphia limanına uğramadığını belirtmişlerdir.[6]

ALTERNATİF AÇIKLAMALAR

Araştırmacı Jacques Vallee, USS Eldridge yanında demirli bulunan USS Engstrom gemisinde amacı gemileri manyetik algılayıcılı mayınlara karşı görünmez yapmak olan ve benzer şekilde elektromıknatıslarla yapılan bir deneyi tanımlamıştır. Gemi elektromıknatıslarla degauss edilerek manyetik görünmezliğe ulaştırılmaya çalışılmıştır. Ancak bu deneyin internette gezen hikâyeyle hiç bir alakası olmadığını söylemektedir.

Read More

İrlandalılar Osmanlı’yı unutamıyor

Ekonomisi tarıma dayalı olan İrlanda’da 1845-1850 yılları arasında kıtlık baş gösterir ve 1 milyona yakın İrlandalı kıtlık sonucu hayatını kaybeder. Pek çoğu da Amerika Birleşik Devletlerine göç eder. Bu sırada İrlanda asilzadeler çeşitli ülkelerden yardım çağrısında bulunur. Dönemin güçlü Avrupa devletleri yanı başındaki felakete duyarsız kalırken, dönemin Osmanlı Sultanı Abdülmecid, İrlanda halkına 10.000 Sterlin yardımda bulunmak istediğini bildirir. Fakat kendi topraklarına dâhil bulunan bu bölgeye sadece 2.000 Sterlin vermeyi kararlaştıran İngiltere Kraliçesi Victoria, İstanbul’daki büyükelçisi vasıtasıyla, Sultan’ın teklifine karşı çıkar ve neticede Osmanlı bağışı bin sterline iner. Sultan Abdülmecid bunun üzerine İrlanda’ya tahıl yüklü 5 gemi gönderir. Fakat İngilizlerin Dublin Limanı’na sokmadıkları erzak dolu yardım gemileri, yüklerini Drogheda Limanı’na boşaltır (1847). Osmanlı’nın yardımından etkilenen İrlandalı asilzadeler bir mektup yazarak teşekkür eder.

İŞTE O MEKTUP:

Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığında yer alan ve Sultan Abdülmecid Han’a hitaben yazılan 1847 tarihli mektupta, şu ifadeler yer alıyor: “Majesteleri Osmanlı Padişah’ı Sultan Abdülmecid Han’a, Tanrı majestelerinden razı olsun. Biz aşağıda imzası bulunan İrlandalı asilzadeler, ileri gelenler ve tüm halk olarak, majesteleri tarafından çilekeş ve ıstıraplı İrlanda halkına gösterilmiş olan ihsan ve teveccühün cömertliğine en derin teşekkür ve minnetimizi ifade etmek ve halkımız adına İrlandalıların sıkıntılarını hafifletmek ve acılarını dindirmek için gönderilen 1000 sterlinlik cömert yardıma, teşekkür için müsaadenizle hürmetlerimizi sunuyoruz. Eşine az rastlanır türde, ülkemizde ansızın ortaya çıkan kıtlık ve fakir halkın karşı karşıya kaldığı çaresizlik Allah’ın hikmetiyle takdir olunmuştur. İrlanda halkının, bu durumda kendilerini ve ailelerini açlık ve ölümden korumak adına diğer ülkelerin şefkat ve cömertliğine başvurmaktan başka seçeneği kalmamıştır. Majestelerinin bu zor durumdaki insanların yardım talebine verdiği mertçe cevap büyük Avrupa devletlerine kıymetli bir örnek olmuştur. Bu, vaktinde yapılmış hayırlı davranış, pek çok kişiyi ferahlatmış ve ölümden kurtarmıştır. Onlar adına tekrar majestelerine minnettarlığımızı sunmak, idareniz altında bulunan ve ihsanınızda payı olan halkınızın ve ülkenizin, katlanmak zorunda kaldığımız sıkıntılardan muhafaza buyrulması dileğimizi izninizle ifade ediyoruz.”

ŞEHRİN SİMGESİ AY YILDIZ

İşte, bu hâdisenin hatırasına Drogheda Belediyesi bir şükran plaketi yaparak (2006), 150 yıl önce Türk gemicilerin misafir edildiği eski belediye sarayının duvarına (şimdiki Westcourt Oteli) asar. Şehrin ve ülkenin ünlü futbol klübü Drogheda United’ın simgesinin ay yıldız olması ise söze gerek bırakmıyor…

Read More

800 YIL ÖNCE DİYARBAKIR'DA ROBOTLAR VARDI


Makine, mekanik ve elektronik beynin dünyada doğduğu yer, Türkiye'de Diyarbakır olup, 800 yıl evvel Kara Aslan ahfadından Artıkoğullan'nın saraylarında hayat tamamen otomasyon bir hayata dönüşmüştü. Sarayın salonlarını kaloriferler ısıtır, robot insanlar hizmet görürdü. Ve diğer akıllara durgunluk veren teknoloji ihtişamiyle, gelecek 2000 yılını yaşıyorlardı... Yirminci yüzyılın teknolojik buluşlarının büyük bir kısmını 800 yıl evvel egale eden büyük Türk dâhi bilgini Ömer Ebül İz'di. (Cizreli Ebul-iz (Ebû’l İz İbni İsmail İbni Rezzaz El Cezerî ) ya da Avrupa’nın bildiği ismiyle El-Cezeri / al-JAzari ( Ibn Ismail ibn al-Razzaz al-Jazari (1136-1206)

Cizre'lidir. Diyarbakır'da yaşamıştır, Cizre'de vefat etmiştir. Mezarı Cizrede'dir. İlginc buluslariyla asırlar sonra hayat bulan birçok teknik aracın temelini oluşturan bilim adamidir. Bugün el cezeri'yi su saatleri, otomatik kontrol düzenleri, fıskiyeler, kan toplama kapları, şifreli anahtarlar ve robotlar gibi pratik ve estetik bir çok düzeni tasarlayan ve bunların nasıl gerçekleştirileceğini anlatan “kitab-el hiyal” adlı kitabın yazarı olarak tanıyoruz. Eb ül-iz'in Sultan Kuth el-din sökmen (1185-1200) ve kardeşi III. Nasir ed-din Mahmut (1200-1222) zamanında 25 yıl (1181-1206) Artuklulara hizmet ettiğini ve eserini 1206 yılında tamamladığını kitabının önsözünden öğrenmekteyiz. Bugün istanbul Topkapı Sarayı III. Ahmed Kütüphanesi'nde bulunan a3472 kayıtlı yazma, özgün eserin bir ikinci el kopyasıdır. Altı kısımdan oluşan eserde 50 farklı düzen anlatılmaktadır. 4. 1900'lerde sibernetik'in kesfine temel olusturmustur.. 5.Leonardo Da Vinci den 150 yıl önce yıl önce yaşamış ve mekaniği ondan daha iyi kullanan bir biliminsanı. KARA ASLAN'IN torunu Nasıreddin Mahmud, zevk âleminde bir düğmeye basınca, servi boylu dilber bir robot, elindeki altın bardağa şarap boşaltır ve hükümdarın dudağına sunardı. O devrin giysilerini giymiş robot insanlar davul, zurna, zil ve sazçalarak davetli­leri eğlendirirlerdi.Sarayın geniş salonları, bakırdan eşsiz güzellikte yapılmış radyatörlerin içinden sıcak su geçirilerek soğuk kış günlerinde ısıtılırdı. Her salonun ortasında hiç durmadan fışkıran ve bir devridaimle suyu hiç tükenmeyen bin bir çeşit fıskiye gönül açardı. İbriklerih içinde aynı zamanda soğuk ve sıcak su günlerce dururdu.Sarayın bir salonunda kurulmuş altın yal­dızlı bir tavuskuşu, kafasına dokunulunca mevsimine göre ağzından sıcak veya buz gibi soğuk su döker ve hükümdar aptes alırdı.Sarayın bahçesinde gezinen robot fillerin üzerinde robot sipahiler borozanla saatin kaç olduğunu söylerdi. Bahçedeki suni ağaçların dallarına yerleştirilmiş çeşit çeşit kuşlar rüzgâr estikçe etrafı güzel nağmelere boğarlardı.Saray hazinelerinin üstündeki kilitler yirmi dört şifre ile yapılmıştı. Onları kilitleyenden başka kimse açamazdı.İnanılmaz buluşlar Ömer Ebüliz, yirminci asrın bilginlerinin çoğu­nun buluşlarını egale ettiği gibi, bir kısmına da taş çıkartacak ve akıllara durgunluk verecek olan sayısız buluşlarından hepsini bu satırlar içine sığdırmaya imkân yoktur. Dâhi bilginin kitabının 4. sayfasında saat­leri, dakikaları, aylan ve günleri, Güneş ve Ay' ın günlük durumlarını gösteren harika bir saat yaptığını öğreniyoruz.Burada Ay ve Güneş yuvarlakları, Ay'ın ve Güneş'in günlük seyirlerine göre birer doğ­rultu ve yörünge üzerinde gösterilmiştir. Bu büyük cihazın üzerinde karşılıklı 24 kapı var­dır. Bunlar altlı, üstlü iki gruba aynlmışür. Renkleri de başka başkadır.Kapıların arkalarında her birisi ayrı seslerle öten kuşlar saklıdır. Saat başı gelince üst kapı­lardan bir adam çıkıyor, yürüyor, ikinci bir kapı önünde duruyor. Eliyle kapıya doku­nunca derhal bir kuş kanatlarını çırparak ortaya fırlıyor, saati sesleniyor ve aynı zamanda da ağzındaki madeni küreleri saatine göre cihazın altındaki aynalı tabağa atıyor. Bu tabaktan çok uzaklara kadar giden bir ses çıkıyor.

Gündüz saate'bakan bir adam, Güneş'in ufukta o saatteki vaziyetini gördüğü gibi, gece de renkli camlar önünde Ay'ın gökteki duru­munu görebiliyor. Saatler bu şekilde yeknesak ve sıkıcı bir halde ilan edilmiyor. Saat altıya gelince saatin sahnesine davul, boru, zurna ve zil çalan adamlar çıkıyorlar, çalıyorlar, söylüyorlar.Kitabın 65. sayfasında robot fil ve filcinin nasıl yapıldığını krokilerle gösteriyor. 171. yap­rağında şifreli kilitlerden bahsedilmektedir. Yirmi sekiz şifre ile yapılan kilitler çok mühim­dir. 176. sayfada içinde robot bir kayıkçı bulu­nan bir kayıktan bahsediyor. Bahçedeki havuzda bulunan bu kayıkçının ağzında bir boru vardır. Sol elini kayığın küreğine daya­mıştır. Çalışması istendiği zaman, kayığın altındaki tapa açılıyor. Su yavaş yavaş bu delik­ten kayığın teknesine doluyor ve bir dereceye kadar yükselince adam bir taraftan borusunu öttürüyor; diğer taraftan da suyu dışarı atmaya başlıyor. Bu iş her saat başında tekrarlanıyor. Ve böylece kayık etrafındakileri eğlendirdiği gibi saat vazifesi de görüyor.Kitabın 160. yaprağında Ebülfeth Mehmed bin Kara Aslan'ın sarayına yapılan bir oyma kapı modeli vardır. Bu, tersim ve güzel sanat bakımından bir dünya şaheseridir.Dâhi bilgin, kitabının 70. sayfasında, "Bir gün hükümdar Ebülfeth Mahmud beni imtihan etti... Bana öyle bir hizmetkâr yap ki, onu uyar­madan istediklerimi saati, saatine kendi düşüne­bilsin ve bana hizmet etsin ve aynı zamanda da şekil itibariyle göz ve gönül alıcı olsun dedi. Ben de yaptım ve çok beğenildi" diyor ve bu entere­san robotu anlatıyor.Ömer Ebüliz, kitabının 332. sayfasında, Hükümdar Mahmud'un cariyelerine aptes suyu döktürtmeyip, daha medeni ve sıhhi olduğu için aptes suyunu, robot cariyelerin ve tavusların döktüğünü, işret meclislerinde de robot dilberlerin sunduğu kadehleri, Türkmen yosmalarının verdikleri kadehlere tercih etti­ğini söylüyor.

BU KİTAP KİME YAZILDI ?


Ömer Ebüliz kitabının ikinci sayfasında, "Ben bu kitabı Artıkoğulları'ndan Diyarbakır Hükümdarı Ebülfeth Mahmud— Kara Aslan adına yaz­dım. Ben bu değerli hükümdarın babasına ve kardeşine tam 25 yıl hizmet etmiştim. Bir gün kendisine yaptığım yapıtlardan birini göstermiştim. O bu yapıtımı dikkatle tetkik etti ve, 'Dünyada eşi bulunmayan şeyler yaptın, eme­ğin boşa gitmeyecektir. Bana bütün bu yaptıkla­rını gösteren bir kitap yaf dedi. Ben de bütün enerjimi toplayarak gücümün yettiği kadar çalış­tım ve kitabı yazarak kendisine sundum. 'Kita­bımı bir mukaddime 50 şekil ve altı bölüm üzerine hazırladım" diyor.Ömer Ebüliz. altı bölümün birincisinde Pin-gan denilen otomatik saatlerden, ikincisinde şarap meclislerinde kullanılan otomatik kaplar­dan, insan ve hayvan şeklindeki robotlardan, üçüncüsünde ibriktarlık (hizmetkârlık) yapan robot hayvan ve insanlardan, dördüncüsünde (Mütekatiulceryan) bin bir çeşit devridaimli fıs­kiyelerden, kendi kendine zurna, saz çalan robotlardan; beşincisinde, kendi kendine kuyu ve ırmaklardan su çıkaran tulumbalardan, altıncısında da beş şekil halinde muhtelif saray hizmeti gören robotlardan, şifreli kilitlerden bahsetmektedir.

NE ZAMAN YAZILDI ?

Kitap, H. 602 yılında yazıldığına göre, tam 800 yıllık bir ömrü vardır. Türk sarayları daima din ve milliyet ayırt etmeksizin bütün bilginlere ve sanatkârlara açıktı. Eski Türk hükümdarlan her zaman ilmin ve sanatın koruyucusu idiler.Ömer Ebüliz, dâhi bir Türk bilginidir. Esa­sen de, bir Türk şehri olan Cizre'de doğmuştu. Tarihülkâmil gibi kıymetli bir tarih yazan İbni-leşir de Ömer Ebüliz'in hemşerisidir.Ömer Ebüliz'in bu kitapta tarif ettiği yapıt ve cihazlardan birkaç tanesi 60 yıl evvel, Alman bilginlerinden YYidemann tarafından yapılmış ve o devirde büyük bir çığır açmıştı. O yıllarda Erlangen Üniversitesi'nde bulunan M. Ritter adında bir bilgin, Alman sanayiinin kalkın­ması için, kitabın bazı parçalanın Almancaya çevirmiştir.

NASIL KEŞFEDİLDİ ?

Bu yazı, Topkapı Sarayı'nın Ahmedi Salis kitaplan arasında kayıtlı H. 602 yılında yazıl­mış Ceziret Ömer Ebüliz ile İbni İsmail'in El Camiu beynel ilmi velamel en nafıu - fıs - sanaati bil - hiyel. (Türkçesi: 'mekanik hareketlerle uğraşan mühendislerin yararlanacağı kitap'tan alındı.) Dünyada eşi az bulunan bu değerli kita­bın üzerinde tekrar duralım.Bu kitaptan iki tane vardır. En güveniliri Topkapı Sarayı'ndadır. Bu, 358 sayfa olup içinde 153 resim, bin kadar da kıymetli minya­türler vardır. Kitabın sonundaki birkaç satır­dan bu nüshanın H. 602 yılında müellifin el yazısı bu nüshadan, aynı tarihte Hasan Kefyalı (Mehmet ibni Yusuf ibni Osman) tarafından kopya edildiği ve resimlerle planlann da bizzat müellifi tarafından yapıldığı anlaşılmaktadır.Ayasofya Kütüphanesi'nde bulunan bu nüsha Tülekoğlu Nasıreddin Mehmed'in (2) kütüphanesi için yazılmış ve Mısır'ın fethinden sonra da Yavuz Sultan Selim tarafından İstanbul'a getirilmiştir.Bu nüshadan 66 sayfalık yazı, resim ve kıy­met!' minyatürler, Abdülhamit zamanında, İsviçre Hükümeti'nin İstanbul Başkonsoloslu­ğumda elçi vekili olarak bulunan Marten adlı bir soysuz tarafından çalınmıştır. Çalınan bu parçalar bugün Paris Müzesi'ndedir.Türk basınında Ömer Ebüliz'e ait kitaplar, tozlu raflarından ilk defa yarım asır evvel, büyük tarihçi ibrahim Hakkı Bey tarafından ortaya çıkarılmıştır. O günlere ait gazetelerde açıklanmış, mekaniği henüz tanımayan halkın ve aydınların ilgisini çekmemişti.Aynı yandan bazı pasaj ve resimler Diyarbakır'da 1969 yılında basılan Kara Aslan dergisinin 5 no.'lu nüshasında yayınlanmış bu neşriyat ingiliz ve Amerikalılar tarafından büyük bir önemle dikkate alınarak, Avrupa'da bulunan kopyalan tercüme edilerek kendi sanayicilerine sunulmuş, sanayiciler plan ve krokilerden istifade ederek, yeni yapıtlar ortaya çıkarmışlardır.


Read More

YARISI OLMAYAN ÇİÇEK

Hawai’nin gizli kalmış cennet köşelerinden biri olan Naupaka sahilini boydan boya saran fundalıkların arasında ve dağlarında göze çarpan parlak beyaz ve pembe yapraklı dağ çiçekleri vardır. Ancak bu güzel çiçekler alışılmışın dışında bir görünüme sahip olmalarıyla tanınır. Bu çiçeklerin en önemli özelliği ortadan ikiye ayrılmış gibi yarım olmalarıdır. Adını bulunduğu yer isminden alan Naupaka çiçeğinin sahilde yetişen ve dağ kısmında yetişen iki türü bulunmaktadır.

Naupaka çiçeği ile ilgili geçmişten bu güne ulaşan pek çok efsane var. Bunlardan en yaygın olanı çok uzun yıllar önce yaşadığına inanılan Naupaka adlı bir Hawai prensesiyle ilgili. Bir gün köylüler prenses Naupaka’nın çok üzgün bir halde gezdiğini görür ve bunu krala söylerler. Ailesi Naupaka’ya derdinin ne olduğunu sorar. Kaui adında birine aşık olduğunu itiraf eder Naupaka sorular üzerine. Ancak üzüntü ile ekler; Kaui bir soylu değil halk tabakasından geliyordur. Hawai geleneklerine göre kraliyet ailesinden birinin halk tabakasından gelen biriyle evlenmesi kesin olarak yasaklanmıştır. Bunun üzerine son derece üzgün ve çaresiz kalan Naupaka ve Kaui, gözlerden uzak bir tapınakta yaşayan bilgeye sormak ve dertlerine çare bulmak ümidiyle uzun bir yolculuğa çıkarlar. Ancak genç aşıklar aradıkları cevabı bulamazlar yolun sonunda. Bilge sadece “bu tapınağa dua edin” demekle yetinir. Çaresiz aşıklar umutsuzca duaya başlarlar ve aynı anda yağmur damlaları düşmeye başlar gökyüzünden. Sevgililer büyük bir üzüntüyle birbirlerine son defa sarılırlar ve Naupaka kulağının arkasına iliştirilmiş olan bir çiçeği eline alır ve onu ortadan ikiye böldükten sonra yarısını sevgilisi Kaui’ye verir. “Kader bizim bir arada olmamıza izin vermeyecek. Sen bu yağan yağmur sularıyla aşağıya gideceksin ve ben de bu dağlarda kalıp sonsuza dek seni bekleyeceğim” der. Ve iki sevgili sonsuza dek ayrılır. Bu dağ çiçekleri artık hep yarım olarak büyümeye başlar. Efsaneye göre çiçeklerin bir yarısı dağlarda, bir yarısı sahilde açmaktadır o günden sonra. Ve eğer siz bu çiçeklerin sağ ve sol yapraklarını doğru bir şekilde bir araya getirirseniz sevgililer yeniden birleşecektir.

Read More

Kilonuzu test edin


Bel/kalça oranı, bel çevresi ve Vücut Kitle İndeksi ile ne kadar kilolu olduğunuzu ölçebilirsiniz. İşte size formül
- Bunlardan en çok kullanılanı Vücut Kitle İndeksidir (VKİ). Kilogram olarak vücut ağırlığının boyun metre cinsinden karesine bölünmesi ile bulunmakta olan yöntemin formülü ise VKİ = Ağırlık (kg)/Boy (m)2 şeklindedir. Bir örnek verirsek; boy: 1.90 ve kilo: 150 olsun. VKİ= 150/ (1.90x1.90)= 41.5 (Aşırı şişman)

- Bu formüle göre durumumuzu tespit edip, tedbirleri almalı, zayıflama veya normal kilosunu koruma konusunda hekim kontrolünde genel vücut sağlığımız için azami gayret göstermeliyiz.

- Bu formüle göre hesaplama sonucu VKİ, 25 Kg/m2’den az ise sağlıklı, 25-30 arası ise aşırı kilolu, 30’dan fazla ise şişman, 40’dan fazla ise aşırı şişman veya ölümcül şişman olarak tanımlanmaktadır.

- Eğer VKİ’si 27’den fazla ve buna yukarıda belirtilen kronik hastalıklar refakat ediyorsa bu kişilere şişmanlık tedavisi uygulanmalıdır. Bu gruplarda yakın takip de şarttır.

- “Morbid obezite” yani hastalık derecesinde şişmanlık VKİ’nin 40’ın üzerinde olması ya da 35 ve üstü ve beraberinde hastalık olması durumlarında kullanılan terimdir. Böyle hastalarımıza davranış tedavilerine, ilaç veya cerrahi müdahale eklenmesinin gerektiğini gösterir. Hastalık düzeyinde şişmanlık oluşumunda, başta kontrolsüz kalori alımı ile irsi, psikososyal, kültürel ve çevresel faktörler etkilidir.

- Bir başka ölçüm olan “bel çevresi”, erkekte 94 cm’den büyükse risk, 102 santimetreden büyük ise yüksek risk; kadında 80 santimetreden büyük ise risk, 88 santimetreden büyük ise yüksek risk belirleyicisi olduğunu göstermiştir.

- Yağ dağılımının bir başka göstergesi bel/kalça oranıdır. Bu orana göre erkeklerde 0.9, kadınlarda ise 0.8 ve büyük değerler karın şişmanlığının göstergesidir.

- İdeal bel çevresi kadınlarda 80 cm, erkeklerde 94 cm’nin altında olmalıdır.
Read More

Sırrı çözülemeyen kitap

Yale Üniversitesi kütüphanesinde yıllardır çözülmeyi bekleyen bir sır var. Bir el yazması olan bu sırrın yazarı belli değil. Hangi dilde yazıldığı da henüz çözülememiş. Bu bakımdan içeriği hakkında yalnızca fikir yürütebiliyoruz. Kaynağı da belli olmayan bu "sır"rın ne söylediği belli değilken, gökyüzüne dair çizimleri de bilim insanlarının merakını topluyor. Neden bu denli çok gökyüzü çiziminin bulunduğu ancak kitabın dilinin çözülmesi ile öğrenilebilecek. Gizemlerle dolu bu kitap, geçmişte bir imparator tarafından satın alınmış ancak yıllarca bir kütüphane rafında unutulmuş. Yale Üniversitesine ulaşmadan önce değişik ellerde binlerce dolara satılmış. Uzmanlar, bu gizem dolu kitabın 15. yüzyılda yazıldığı kanısında. 200 civarında sayfadan oluşan ve meraklılar arasında Voynich Elyazmaları olarak bilinen bu eser, 1912 yılında yeniden "keşfeden" bilim insanının adını taşıyor. Burada kitabın Güneş sistemimiz ile ilgili olduğu sanılan bir çizimini görüyorsunuz. Burada gösterilen bazı takımyıldızlara bugünkü bilim insanlarının pek aşina olmayışı, kitabın "gizemini" pekiştiriyor. Çağdaş astronomi tarihçileri, Yale'in Nadir Kitaplar Koleksiyonu'nda MS 408 kodu ile saklanan bu esrarengiz kitapta gösterilen takımyıldızları tanımlayamıyor olmayı, gelişmiş kod çözücülerin kitabın dilini çözememiş olması yanında ihmal edilebilir bir beceriksizlik olarak görme eğilimindeler. Yine de bu esrarengiz kitap gösteriyor ki, bilim sadece gökyüzünde bekleyen dev gizemlerle değil, kendi küçük Dünya'mızdaki esrar ile de uzun zaman uğraşmak zorundaKaynak: Yale University; Copyright: B. E. Schaefer (U. Texas)Kripto analistler, Roma'da bulunan 500 yıllık Voynich el yazmalarının, iki farklı dil ve karmaşık bir kodlama sistemiyle yazıldığını söylüyor. Şifresi hâlâ çözülemeyen defterdeki astronomi çizimleri, akla uzaylıları getiriyor! Çünkü Hubble teleskopunun fotoğrafını yeni çekebildiği Girdap Galaksisi, defterde ayrıntılarıyla resmedilmiş. Ayrıca Voynich'in 'botanik' bölümünde resmedilen bitkilerin hiçbiri dünyada bulunmuyor!.


ŞİFRECİLERİ DELİRTTİ
Bu el yazması adını, onu 1912'de Roma yakınlarındaki Mondragone'de bir villada bulan antika kitap koleksiyoneri Wilfrid M. Voynich'den alıyor. Şu an ABD'deki Yale Üniversitesi'nin 'Nadir Kitaplar Koleksiyonu'nda MS 408 koduyla kayıtlı bulunuyor. Araştırmalar, Voynich'in 15'inci yüzyılda yazıldığını gösteriyor. Peki sırrı hâlâ çözülememiş bu garip defterin içinde ne yazıyor? Bu soruya ne bizim ne de kripto analistlerin verecek tatminkar bir cevabı var. Çünkü yapılan tüm denemeler, hatta şifrecileri motive etmek için açılan yarışmalara rağmen, Voynich'i hiç kimse 'tercüme' edemedi. "Tercüme" diyoruz; çünkü istatistiksel dil analizlerine göre Voynich, doğal dil özellikleri sergiliyor. Kripto analistler, 19 ve ya 28 harfli (bu konuda bile emin değiller) bir alfabenin iki farklı dil ve karmaşık kodlama sistemiyle yazıldığını düşünüyor. Fakat kullanılan yöntemin, hiçbir Avrupa dil harf sistemiyle ilgisi olmadığı öne sürülüyor.

ASTRONOMLAR ŞAŞIRDI

İşte bu noktada, İngiliz UFO araştırmacıları devreye giriyor. Hemen her şeyi "tanımlanamayan uzay cisimleri" yle açıklamayı adet edinmiş grup, Voynich'in başka yıldızlardan gelen misarfirlerden ilham alan bir 'dünyalının' kaleme aldığını iddia ediyor. Üstelik tezlerini desteklemek için gösterdikleri 'kanıtlar,' en inatçı bilim adamını bile şaşırtıyor. Örneğin Voynich'de bulunan bazı takımyıldız çizimlerine bugünkü astronomların çoğunun aşina olmayışı, gizemini bir kat daha arttırıyor. Ee, ne yapıyoruz şimdi? Voynich'in 500 yıllık bir yalan mı, yoksa dünya dışı kökenli bir bilim kitabı olduğuna mı inanacağız? Siz istediğinize inanın. Ama şüpheciliğin kalın zırhına saklanıp, kolaya kaçmadan... Zira "aksi ispatlanmadığı müdddetçe her şey doğrudur" varsayımı bizim aklımızı karıştırdı.

Laboratuvarlarda yapılan testler, Voynich el yazmasının 16'ncı yüzyıla ait olduğunu gösteriyor. Deşifre biliminin bu en ilgi çekici bilmecesinin, 1552- 1612 arasında yaşayan Bohemya Kralı II. Rudolph'un koleksiyonundan çıktığı öne sürülüyor. Fakat defter için, "13'üncü yüzyıla ait" diyenler de bulunuyor. Yaklaşık 15x23 santim boyutlarında olan Voynich el yazması, yaklaşık 246 sayfadan oluşuyor. Bunların 212'sinde metinlere; kırmızı, mavi, kahverengi ve yeşil renklerin kullanıldığını illüstrasyonlar eşlik ediyor. İyi de, bu defterde ne yazıyor?

5 BÖLÜME AYRILMIŞ

Kripto analistler kullanılan şifreyi çözemediği için, sadece içeriği hakkında fikir yürütebiliyoruz. Fakat içindeki teleskopla uzaya ya da mikroskopla hücrelere bakılarak çizilmiş gibi görünen illüstrasyonlardan yola çıkarak, defterin bir bilim kitabı olduğu bildiriliyor. Herkesin hemfikir olduğu bir konu var: Voynich, beş bölüme ayrılıyor. İlk ve en geniş bölüm 130 sayfa içeriyor. Bu sayfaları, botanik kitaplarındaki gibi bitki çizimleri renklendiriyor. İlginç olan şu: Defterde resmedilen bitkilerin hiçbiri, dünyada bulunmuyor. 26 sayfalık ikinci bölüm astronomiye, üçüncü bölüm ise 'biyoloji'ye ayrılmış. Dördüncü bölümün ise farmakolojiyi, yani ilaçların etkisini ve kullanılışını inceleyen bilim dalını incelediği belirtiliyor. 23 sayfalık son bülümde hiç çizim kullanılmadığı, sadece her paragraf bir yıldızla işaretlendiği için hiç kimse fikir yürütemiyor.


Read More